DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Advert
Muharrem NALÇACI
Muharrem NALÇACI
Giriş Tarihi : 09-11-2021 19:23

Gazi Derviş…

16 yıl esir düşmüş bir askerin GERÇEK HİKAYESİ.

Ano Yemen’dir, gülü çemendir

Giden gelmiyor, acep nedendir…

 

Anadolu toprağı hasret yüklüdür. Anadolu’nun yüreği yüz yıllardır yaralıdır. İçten içe kanar, kanar da acısını kimseye bildirmez. Onun derdini bir tek uzun kanatlı kuşlar ve kanadı kınalı keklikler bilir. Anadolu yanık bir türküdür; Bu yüzden keklikler acı acı öter. Bağrı ak güvercinler her sabah Güneş’in doğmasını bekler. Askerde ki yârini bekleyen ak tülbentli gelinler gibi.

 

Bizim hikayemizde Nevşehir’in kayadan oyma yerleşim yerlerinde geçer. O yıllarda bitmeyen savaşlarda Anadolu insanı dertlidir. Giden yiğitlerin çoğu geri dönmez.. Dönenler ise kolu kanadı kırılmış kuş gibidir. Bu yüzden Anadolu’nun acısı derinlerdedir. Hiç kimseye ser verir sır vermez. .

 

Hikayemiz seferberlik yıllarında başlar;

 

“Emine ablaaaa ! Emine ablaaa !”

Burnu sümüklü bir çocuk hem koşuyor, hem de elinde ki saman sarısı rengi zarfı düşürmemek için sıkıca tutuyordu. Çocuk pervazları çürümüş ahşap kapının önüne gelince durdu; derin bir nefes aldı ve demir kapı tokmağını hızlı hızlı vurmaya başladı;

“Emine ablaaa ! Benim ben, Memed ! Kapıyı aç hele ! ”

Emine gelin kayadan oyma damın önündeki toprağı temizliyordu. Sesi duymuştu ama sanki oralı değilmiş gibi süpürmeye devam etti. Emine gelin burnu karnında hamileydi.

Her hamile kadın gibi son günlerde iyice duygusallaşmış, her şeyi ters anlar olmuştu. İçinden bir ses bu çığrtkan çocuğun iyi bir haber getirmediğini söylüyordu. Yan tarafda ahır önündeki tezekleri kürekle çeken kocasına seslendi;

“Derviş ağa biri çağırır; Get hele bi bah !”

Kocası Derviş boyu ufak tefek olmasına rağmen iş canlısıydı. Evde iş yapmadan durmazdı. Genç Derviş elindeki boklu küreği duvara yaslarken karısına ters ters baktı.fakat bir şey demeden kapıya yöneldi.

Kapının tahta gorasını hızlıca çekti; karşısında soluk soluğa kalmış komşu çocuğu Memed’ı görünce

“Ne var ula ?” dedi “Ne böğürüp duruyon ?”

Çocuk elindeki sarı zarfı Derviş’in ayak ucuna atıp kaçtı.

O an Derviş’in yüzü sarı zarf gibi oldu. Çünkü sarı zarf demek savaş demekti. Seferberlik demekti. Çocuğun attığı zarfı alıp usulca açtı. Osmanlıca pek iyi bilmese de zarfta yazılanları okuyabilmişti. Harp ilan edilmiş ve kendisinin Niğde karargahına teslim olması emrediliyordu. Kapıda öylece kala kaldı. Ta ki karısı Emine’nin sesi gelinceye kadar

“Yav adam, oraya kapı tokmağı gibi ne yaslanırsın ! Kimmiş o ?”

Derviş karısına tam cevap verecekti ki Emine onun elinde ki zarfı görünce olduğu yere çöküverdi.

“Vay anaaam ! “ dedi “Derviş’im seni mi çağırırlar ?”

Derviş karısına ancak ,

“He, beni çağırırlar “ diyebildi. O da kapının önüne çöküp yamalı cebinden bir tabaka tütün çıkarıp sarmaya başladı..

Çocuk gittikten sonra derin bir sessizlik hakim olmuştu. Hani sinek uçsa kanat sesi duyulur derle ya işte öylesine.. Bu sessizliği Emine gelin bozdu. Emine gelin kocasından daha cesur olmalı ki şişkin karnını tutarak ayağa dikiliverdi;

“Derviş’im” dedi “Garnımda çocuğun var. Kaderde varsa birlikte büyütürüz..Ola ki yoksa Allah yardımcım olur. Dönersen ne ala ! Dönmezsen çocuğuma baban şehid oldu der, sarılıp sarılıp ağlarım“

Derviş karısına bakıp gülümsedi. Genç Derviş gülümsediğinde yüzü çocuk yüzü gibi oluyordu. Ayağa usulca kalkıp karısının yanına vardı. Elleriyle onun oyalı yemenisinden taşan üzüm siyahı saçlarını okşadı.

“Emine’m” dedi “ Alnımda ki yazgıyı silemeyiz !. Vatan bana muhtaçsa gideceğim !”

Derviş elindeki sarma tütünden derin bir nefes çektikten sonra,

“Döneceğim Emine’m ! İçimden bir ses döneceksin diyor. Mutlaka döneceğim ! Beni bekle emi !”

Sarıldılar; İki yürek birbirine öyle sarıldı ki dağ olsa ortadan yarılır, nehir olsa yatağında taşardı. Onların ki işte böyle bir sevgiydi.

 

Ve gidiş o gidiş; genç Derviş evden çıktı. Niğde karargahına güç bela vardı. Oradan Yemen cephesine gönderildi. Osmanlı askeri Yemen de iki cephede birden savaşıyordu; Bir tarafta isyancı Yahya ve diğer tarafta Basra’dan gelen İngilizler..

 

Yemen de Osmanlı askeri perişan bir haldeydi. Ekmek, su, erzak yoktu. Düşmanla savaşacak ellerinde silah bile çok azdı..Ayaklarındaki kundura, çarık lime lime olmuş patlamıştı. Yaralı ayaklar çölde kangren oluyor, donanım ve hastalıktan asker kırılıyordu. Bu şartlar altında Zazanın Derviş yılmadı, mücadele etti.. Ve bir gün bir çarpışma sonrası İngilizlere esir düştü.

 

İngilizler esir Türk esirlerini kendi sömürgeleri Arakan’a götürdüler. O esirlerin içinde Zazalar’ın Derviş de vardı.

Derviş onbaşı Arakan da yıllarca esir hayatı yaşadı. Yanındaki arkadaşların çoğu koleradan, vebadan öldü. Kendisi de hastalandı ama daha çekeceği olmalı ki o ölmedi. .

Bir gün bir İngiliz hemşire yanına geldi. Ona içmesi için bir şurup verdi. Fakat nedense İngiliz hemşire diğer hastalardan ziyade genç ve yakışıklı bu Osmanlı askeriyle daha çok ilgileniyordu. Hemşire bir gün;

 

“Osman !” diye ona seslendi

Derviş, bu gevur gızının ne demek istediğini anlamamıştı

“Ben“ dedi “Ben Derviş !”

Hemşire gülümsedi. Çat pat Türkçesi ile;

“Ha ha hayır ! Sen Osman !” deyince bu sefer Derviş gülümsedi

“Anladım. Ben Osman ! Tamam !” dedi

 

O günden sonra sarı saçlı İngiliz kızı Derviş ile daha çok ilgileniyor ve ona cilveler yapıyordu. Bu ilgi İngiliz subaylarını kıskandırsa da kız oralı bile olmuyordu. Kızın adı Almira idi. Gönüllü hemşireydii. Gönüllü olduğu için subaylar ona fazla ses çıkaramıyordu.

 

Almira, Derviş iyileştikten sonra bile onunla ilgileniyor, ona yiyecek temin ediyordu.

Almira bir gün ona şöyle dedi;

“Osman, ben seni seviyor !”

Derviş bunu zaten tahmin etmişti.Kıza ne diyeceğini şaşırdı. Nar da ki güzel karısı Emine hiç aklından çıkmamıştı. En zor anlarında bile Emine aklından hiç çıkmamıştı. Derviş karısına deli gibi aşıktı. İngiliz hemşirenin yeşil gözleri çok güzeldi belki, endamı da güzeldi fakat Emine onun için başkaydı. Derviş’in kırmızı yanakları iyice kızardı. Hemşireye ne diyecekti ? Düşündü ve doğruyu söylemekte karar kıldı;

“Almira” dedi “Ben evliyim !”

Almira sarı lüle saçlarını parmaklarıyla çekiştirdi. İnce dudaklarını ısırdı. Belli ki bu cevaba üzülmüştü. Zorla gülümsedi

“Sen evlisin ?”

“Evet” dedi Derviş onbaşı.

Almira ayakta öylece put gibi duruyordu. Derviş’e ne bir şey söylüyor, ne de bir hareket yapıyordu. Yeşil gözlerinin kirpik altları ıslandı; iki damla yaş yanaklarına aktı. Derviş’e hiçbir şey söylemeden döndü ve gitti.

O günden sonra güzel hemşire Almira’yı kimse görmedi. Birkaç gün sonra bir İngiliz subayı esir Derviş onbaşı’nın yanına gelip usulca

“Almira Basra’ya gitti “dedi.

 

Közlenen bir aşk olgunluğa ermeden bitmişti. Derviş onbaşı teneke kaplamalı esir koğuşundan dışarı çıkıp Almira’nın kendisine getirdiği uzun sigarayı yakıp derince çekti.. “Kader!” diye söylendi.” Alın yazım böyleymiş !”

 

Gözleri Anadolu toprağına baktı; vatandan ayrılalı kaç yıl olmuş unutmuştu. On beş yılı geçmiştir diye düşündü. Dile kolay en az on beş yıl. Gelen haberlere bakılırsa Mustafa Kemal orduyu toplamış karşı taaruza geçmişti. Anadolu Kurtuluş Savaşı veriyordu. Ya kendisi gibi esir olanlar ? Elleri kolları bağlı hiçbir şey yapamıyorlardı. Gözleri nemlendi; Ne zaman duygulansa gözleri nemlenir çocuk gibi ağlardı. Şimdi de öyle olmuş, ağlıyordu.

 

“Aah Almira !” diye söylendi “Keşke sevmeseydin “

Derviş onbaşı yırtık çarıklarını sürüye sürüye koğuşa girerken kendi kendine söylendi,

“Ah ulan kader ! Arakan nire, Anadolu nire !”

….

Aradan üç kış daha geçti. Derviş güzel Almira’yı unutmuştu unutmasına ama bazen aklına gelince bir “Aaah !” çekmeden edemiyordu. Yine bir gün esir kampında ki çalışma alanına giderken bir İngiliz askeri ona bir mektup uzattı. Mektup Osmanlıca yazılmıştı. Bu mektup ona Almira’nın bir arkadaşından geliyor ve şöyle diyordu,

 

“Derviş Osman, Almira maalesef koleradan öldü. Ölmeden önce sana bir mektup yazmamı ve onun seni çok sevdiğini iletmemi istedi…”

Derviş mektubu okuyamadı.. Toprağa gözlerinden birkaç damla yaş düştü.. Yaşlar çoğaldı sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı.

“Kader ! “ diye söylendi “Bu da kader !”

O gün çalışma kampında ki işleri bitmiş koğuşa dönmüşlerdi. Derviş kederler içindeydi. O sıra bir asker arkadaşlarından birinin sevinçle bağırdığını duydu;

“Bizimkiler savaşı kazanmış ! Cumhuriyet ilan etmişler ! Yakında esir değişimi yapacaklarmış !”

Derviş bu sefer sevinçten hüngür hüngür ağlıyordu.

O gün Anadolu da kavurucu yaz sıcağı vardı. Kara bulutlar sıyrılmış Güneş olanca haşmetiyle kendini göstermişti. Bir zamanlar kendine ağlayan topraklarda şarkılar söyleniyor, ozanlar saz çalıp türküler söylüyordu.

Dağ yamaçlarında yeşil çimenlerde kuzular oynaşırken çobanlar uzun kanatlı kuşlara el sallayıp sevdiklerine selamlar gönderiyordu. Güzel Anadolu toprakları Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle sanki bambaşka bir dünyaya girmiş gibiydi. Anaların gözyaşı dinmiş, çocukların baba hasreti bitmişti. Cephelerde şehit olanlar ve geri dönmeyenler hiçbir zaman unutulmamış, anma törenleri düzenlenmişti. Doğa yeniden yaratılmışçasına çok güzeldi.

Aynı durum Niğde’ye bağlı Nevşehir Nar Köyü’n de vardı. Kaya kertiklerine tutunmuş güvercinler bir birine sokulmuş sohbet eder gibi telaşlı başlarını sağa sola çeviriyor, ötüyor ve neşeli bir şekilde kanat çırpıyorlardı. Pal bir güvercin olacakları bilircesine havalanıp taklalar atmaya başladı. Bir diğeri, bir diğeri daha.. Pal güvercinlerin hepsi havalanıp taklalar atıyor bir sermoni gösterisi yapıyorlardı.

Ahşap kapısı kırık kayadan oyma evin duvarında uzun kuyruklu bir kertenkele at böceğini yakalamak için pusuya yatmış bekliyordu. At böceği pusudan habersiz taş duvarın aralığından çıkmış kertenkeleye doğru yavaş yavaş yaklaşıyordu. Kertenkele avının yaklaştığını görünce heyecanla başını kaldırdı; tam böceği çevik bir hareketle yakalayacakdı ki kapının tokmağı “Güm güm !” vuruldu. Kertenkele korkuyla kaçtı.

“ Gııız Emine ! Ben geldim !”

“…..!”

“Gıızz duymadın mı ? Ben geldim ! Derviş’in geldi !”

Evin kaya odasının kapısının gıcırtıyla açıldığı duyuldu. Bir Kadın sesi

“Sen de kimsin ?” dedi

“Benim ben ! Derviş’in”

“Derviş öldü ! Seni tanımıyom !”

“Gıız, aç şu kapıyıda gör !”

Ayak sesleri yaklaştı ve kapı usulca aralandı; ve yaşmaklı bir bayanın başı göründü. Kadının kapıyı açmasıyla kapaması bir oldu; İçerden

“Sen Derviş değilsin !” dedi telaşla

Derviş onbaşı şaşırdı.. Başından aşağı buz gibi bir suyun döküldüğünü hissetti. Biricik aşkı, sevdiği hasretiyle yandığı kadın onu tanımamıştı. İçinden bir La havle çekti;. Tekrar kapının tokmağını vurup bağırdı

“Gıız benim ! Derviş !”

“Senin Derviş olduğuna inanmıyom ! Şayet sen Derviş isen Bekirlerin İbraam Ağa’yı bul, o desin inanayım. Yohsa şimdi benim oğlan gelir gafanı taşla gırar !”

Derviş onbaşı kapıda öylece kalmıştı..Karısı Emine’nin huyunu bilirdi; Kapıda beklemek nafile diye düşündü ve geri dönüp hızlı adımlarla Bekirlerin evine doğru yürüdü..

 

Bekirlerin İbrahim kapının önünde tavuklara çürük buğday taneleri atıyordu. Derviş onbaşı’ya göz ucuyla şöyle bir baktı; umursamadı

“Selamınaleyküm !”dedi Derviş

“Aleykümselam !”

“Yav İbraam, sen de mi beni tanımadın ?”

Bekirlerin İbrahim başını kaldırıp kendisine selam verene dikkatlice baktı baktı..Sonra da

“Olamaz !” diye bağırarak koştu sarıldı

“Derviş sensin ha ? Vay gardaşım ! Hoş geldin !”

İki dost ayaküstü hararetle konuştular..Gazi Derviş kısaca durumu anlatınca İbrahim

“Emine valla doğru yapmış “ dedi “Ben bile seni zor tanıdım ! “

Sonra Gazi Derviş’in koluna girdi

“Gel hele gel !” dedi “Emine’ye beraber gidelim “

 

Biraz önceki kapıya geldiklerinde Bekirlerin İbrahim Ağa bağırdı

“Emine geliiin ! Aç kapıyı ! Bah sana kimi getirdim “

Emine gelin zaten kapının ardından hiç ayrılmamıştı. Yüreği güm güm atıyor, inanmak istiyor ama inanamıyordu. Çünkü seferberlikte gönderdiği Derviş’i bu Derviş değildi.Fakat Bekirlerin İbrahim Ağa’nın sesini duyunca inanmaya başlamıştı. Kapıyı usulca açtı. Utangaç gözlerle Derviş’e dikkatlice baktı. Evet onu cıldır cıldır yanan gözlerinden tanıdı

“Derviş’im sen ha ? “ diyebildi.Tam bayılıp yere düşecek iken Derviş onu kolundan tuttu. O an genç bir delikanlı yanlarında bitiverdi. İbrahim Ağa’ya bu da kim ? dercesine ters ters kızgınca baktı

İbrahim Ağa ona fırsat vermeden

“Mıstafa” dedi “Mıstafa bu senin Derviş baban ! O giderken sen anayın garnındaydın len !”

Hikayemiz bitti mi ? Hayır.

O gün havada bulut yoktu..Yemen’e giden geri gelmişti.

Acılar bir nebzede olsa dinmiş Gazi Derviş Anadolu topraklarındaydı ,

En sevdiği memleketndeydi. Birde karısı Emine’yi çok severdi..Birde cigarayı..

Derviş’in yüreği sevgi doluydu;Tıpkı Anadolu toprağı gibi.

Anadolu da gayrı acı türküler yakılmıyordu. Giden gelmez derlerdi ama o 16 yıl sonra gelmişti işte..

 

Gazi Derviş 16 yıl sonra sevdiği kadına aşkına kavuşmuştu.

 

Biz çocuklar mı ? Onu; bu güleryüzlü sevimli ihtiyarı yaşlılığında tanıdık.

“Derviş Ağa savaşı bize anlat derdik; O ağlardı.

O ağladıkça biz gülerdik. Hal bu ki her savaş insanı ağlatırdı. Biz çocuklar bilmezdik, gülerdik..

Biz çocuklar güldükçe Gazi Derviş ağlardı.

Ol hikayemiz budur. Gidene de kalana da selam olsun.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Trabzonspor1539
  • 2Konyaspor1527
  • 3Fenerbahçe1527
  • 4Hatayspor1526
  • 5Başakşehir FK1525
  • 6Alanyaspor1524
  • 7Galatasaray1523
  • 8Fatih Karagümrük1522
  • 9Beşiktaş1521
  • 10Adana Demirspor1520
  • 11Sivasspor1519
  • 12Giresunspor1519
  • 13Kayserispor1519
  • 14Altay1518
  • 15Antalyaspor1518
  • 16Gaziantep FK1518
  • 17Göztepe1514
  • 18Yeni Malatyaspor1514
  • 19Kasımpaşa1511
  • 20Çaykur Rizespor1510
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
e-gazete
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
Reklamı Geç
Advert